AĞ-DA raporu: OHAL, ataerkil yapıyı İslami bir temelde yeniden inşa etti

ANKARA – ‘OHAL Sonrasında Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Mücadelesi ve Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları’ araştırması raporu tamamlandı. ADA Eğitim Kooperatifi (Ankara Dayanışma Akademisi) ile Birarada Derneği’nin ortaklaşa yürüttüğü, Avrupa Birliği tarafından finanse edilen “Dayanışma Akademileri Ağı Aracılığıyla Toplumsal Cinsiyet Eşitliğini Geliştirme” Projesi kapsamında oluşturulan Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Dayanışma Ağı, (AĞ-DA) hafta sonu Ankara’da konferans düzenledi.

Konferansta, proje kapsamında Mayıs 2020-Temmuz 2021 tarihleri arasında yürütülen “OHAL Sonrasında Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Mücadelesi ve Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları: Akademide ve Sivil Toplumda Sorunlar, Beklentiler, Öneriler” araştırmasının sonuçları açıklandı.

‘TOPLUMSAL CİNSİYET ALANINA BASKININ OHAL İLE BAŞLADIĞI KABULÜ YANLIŞ’

Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde görev yaparken Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edilen akademisyenler Nur Betül Çelik ile Banu Durdağ tarafından hazırlanan rapor kapsamında 89 akademisyen ve 20 sivil toplum örgütü temsilcisiyle anket çalışması yapıldı.

Toplumsal cinsiyet veya kadın çalışmaları ile ilgili araştırmalar yapan akademisyenlerin İstanbul ve Ankara’da yoğunlaştığı belirtilen çalışmada, anket katılımcısı akademisyenlerin 25’inin OHAL sonrası çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerle kamu görevinden çıkarılmış olduğu vurgulandı.

Araştırmaya göre toplumsal cinsiyet alanına yönelik baskının OHAL ile başladığı kabulü yanlış. Ankete katılanlar toplumsal cinsiyet alanının uğradığı erozyonun OHAL öncesinde başladığı konusunda uzlaştı. Raporda, “Bu baskı, araştırmaya katılanlarca otoriterleşmenin bir göstergesi olarak imlenmektedir” denildi.

‘KHK İLE İHRAÇ EDİLENLERİN AKADEMİK VE FİNANSAL KAYNAKLARA ERİŞEBİLME OLANAKLARI KALMADI’

Akademide toplumsal cinsiyet odaklı araştırmaların, yazılan tezlerin tamamına müdahale edilmediği belirtilen raporda, ulaşılan sonuçlar şu şekilde açıklandı:

“OHAL öncesinde var olan lisans ve lisansüstü programların ve araştırma merkezlerinin hepsinin kapatılmadığı, büyük çoğunluğunun varlığını sürdürdüğü ankete ve odak grup görüşmelerine katılan akademisyenlerin tanıklığıyla anlaşılmaktadır. Anketlere verilen yanıtlar, bu konuda baskının sonucu olarak bir kaybın yaşandığını, ancak bunun başlangıçta varsayıldığı kadar ani ve hızlı olmadığını göstermektedir. Anketlere katılan OHAL KHK’larıyla kamu görevinden çıkartılan akademisyenlerin yanıtları, bu akademisyenlerin bilgi üretebilmek, bilgiyi yaygınlaştırabilmek, araştırma projeleri yürütebilmek için gerekli akademik ve finansal kaynaklara erişebilme olanaklarının kalmadığını göstermektedir. OHAL’i takip eden ve günümüze uzanan süreçte toplumsal cinsiyet alanında akademik düzeyde bilgi üretiminde yaşanan problemlerin derinleştiğini ve bu konudaki olanakların daraldığını, akademik bilginin toplumsal cinsiyet eşitliği mücadele pratikleriyle olan bağlarının örselenerek zayıfladığını, akademinin toplumsal cinsiyet alanındaki örgütsel mücadelenin bir parçası olmaktan giderek uzaklaştığını göstermiştir.”

‘ÜNİVERSİTELERİN TOPLUMSAL CİNSİYET EKSENLİ FAALİYETLERİ KISITLANDI’

Araştırmada, üniversite yönetimlerinin, iktidarın belirlediği ideolojik çerçeve içinde hareket etme konusundaki uyum becerilerinin yüksek olduğu belirtilerek şöyle denildi:

“Akademik özgürlüğün artık söz konusu bile olmadığı bir yükseköğretim alanının varlığı, toplumsal cinsiyet ve kadın çalışmaları alanlarının uğradığı tahribata ve nedenlerine dair araştırma varsayımını destekleyici bir faktör olarak görülmelidir. Talimatlar, akademik özerkliğin olmadığı bir ortamda hızla alt birimlere ulaşabilmekte, kurumsal işleyiş, evrensel akademik değerler hiçe sayılarak anabilim dallarının, araştırma merkezlerinin işlevsiz bırakılmasına sebep olmaktadır. Bu durumla birlikte düşünüldüğünde kadın çalışmaları araştırma merkezlerinin adlarına ‘aile’nin eklenmesinin, araştırma özgürlüğünün bütünüyle ortadan kaldırılmasının bir aracı olarak görülmesi gerekir. Böylelikle üniversitelerin toplumsal cinsiyet eksenli eğitim ve araştırma faaliyetlerinin kısıtlanması mümkün olabilmiştir.”

‘ÜNİVERSİTEDE KADIN VE LGBTİ+ TOPLULUKLARLA DAYANIŞMA ZAYIFLADI’

Araştırma sonucuna göre, üniversitelerde akademik hiyerarşiyle ve eril yapının hâkimiyetiyle mücadele açısından bir mevzi kaybedildiği söylenebilir. Özellikle akademisyenlerin ve öğrencilerin, üniversite içindeki kadın ve LGBTİ+ topluluklarıyla dayanışmasının zayıfladığının anlaşıldığı ifade edilen araştırmada, “Toplumsal cinsiyet mücadelesi veren oluşumların bu dönemde üniversite içinde etkinlikler düzenlemekte zorlandıkları görülmektedir. Bu oluşumların ya yok oldukları ya da pasifleştirildikleri gözlemlenmektedir” değerlendirmesinde bulunuldu.

‘OHAL SONRASI STK’LARA BASKI ARTTI’

Araştırma kapsamında sivil toplum kuruluşları ile de görüşmeler yapıldı. Raporda sivil toplum kuruluşları üzerlerindeki baskının otoriterleşme eğilimine paralel olarak arttığı kaydedildi ve şunlar ifade edildi:

“Örgütlerin faaliyetleri için izin almakta, yer bulmakta sıkıntılar yaşadıkları, kapatılma ve denetim baskısı altında tutuldukları, eylemlere katılan üyelerinin ve gönüllülerinin yüksek para cezasına çarptırıldıkları, yöneticilerinin tutuklanma baskısı yaşadıkları ifade edilmiştir. Sivil toplum örgütlerinin bulundukları bölgenin uğradıkları baskının niteliğini değiştirdiği anlaşılmaktadır. Doğu bölgesinde faaliyet gösteren örgütler, bir yandan bölgenin eril yapısıyla mücadele ederlerken diğer yandan merkezi hükümetin yerel yönetimlere olan baskısının kendilerine uzanan etkileriyle, Kürt etnik kimliğine sahip olmanın sonuçlarıyla baş etmeye çalışmaktadırlar. Toplumsal cinsiyet alanında faaliyet gösteren bu örgütlerin bir kısmı OHAL sırasında kapatılmıştır.”

‘OHAL, ATAERKİL YAPIYI İSLAMİ BİR TEMELDE YENİDEN İNŞA ETTİ’

Araştırma sonucuna göre OHAL’in ve bunu izleyen Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin ataerkil yapıyı İslami bir temelde yeniden inşa ettiğine dikkat çekildi. Araştırmada, “Beden üzerinden işleyen iktidar ilişkilerinin içinde hareket ettiği, söylemini dönüştürülmüş bir bilgi/iktidar zemininde biçimlendirmeye giriştiği söylenebilir. Bu bir hegemonya mücadelesidir. Kadınlık/erkeklik, toplumsal cinsiyet rolleri, doğum/ölüm ve hayat, dinsel olana indirgenen bir gelenekle yeniden anlamlandırılmaktadır. Hegemonya mücadelesi içinde anlamı yeniden belirlenen ‘gelenek’ ekseninde bir ortak duyunun inşa edilebilmesi için geliştirilen söylemsel stratejiler, ‘cinsiyet’ ve ‘beden’ üzerinden işlemektedir” ifadelerine yer verildi.